23 OCAK 2025 – 18 OCAK 2026 tarihleri arasında MEŞHER‘de devam ediyor. 16. yüzyıldan günümüze farklı zamanlarda ve çeşitli edebî türlerde üretilmiş İstanbul temsillerini odağına alan Hikâye İstanbul’da Geçiyor sergisi, fantastik öykülerden grafik romanlara, bilimkurgudan casusluk hikâyelerine Batı edebiyatının kurmaca yapıtlarındaki İstanbul tahayyüllerini inceliyor. Ömer Koç Koleksiyonu’ndan yaklaşık 300 kitabın merkezde olduğu seçkide yazarlara ait elyazmaları, nadir ilk baskılar ile imzalı ve ithaflı kitaplara farklı kaynaklardan gravür, resim, nota kitapçığı, film, afiş gibi çeşitli yapıtların yanı sıra yayımlanan Türkçe çeviriler ve gazete kupürleri eşlik ediyor. Serginin küratörlüğünü Ebru Esra Satıcı ve Şeyda Çetin üstleniyor.
Yukarıdaki yazıyı siteden aldım. Kitaplarla haşır neşir olan herkese (2 kez ziyaret ettim) tavsiye ediyorum. İstanbul’un merkezi olarak görülen yerde olduğundan ulaşım anlamında da sıkıntı yaşanmaz.
Hikâye İstanbul’da Geçiyor. (Bir Serginin Ardından)
Ev tıka basa kitaplarla dolu. Ayrıca kutularda gün yüzü görmeyen ya da poşetlerde bekleyen veya yerlerde sıranın kendilerine gelmesini bekleyen kitaplarım da var. Benimle aynı durumda olan onlarca kişinin de olduğunu çok duydum. Bu duruma bir yerlerde “bibliyofil” diye de isim vermişler. Yani biz de buna “kitapsever, kitap düşkünü” olarak da söyleyebiliriz.
Bir konu araştırmak için bir kütüphaneye giden, sahafları dolaşan ya da kitapçıları dolaşıp aradığı kitabı bulmak için mücadele eden kişinin bu özverisini herkes anlayamaz. Dondurma görmeyen birine dondurmayı anlatsak bile kafasında onu canlandıramayacağı bir duruma benzer. Kitap kurtları için de kitap bir ihtiyaçtır, sevdadır, özlemdir, tutkudur. Kitap okumayı seven, toplayan bir kişi o kitaplarla haşır neşir olmayı da sever. Eskiden kitap fuarları vardı onları da takip ederdik. Ayrıca genelde izbe, karışık, tozlu bir ortamda bulunan sahaflar yanında bazen güzel toplanmış sahaf da dolaşmak da ayrı bir keyiftir. Artık internet sayesinde daha çok kitaba hızla erişebiliyoruz. Lakin mekan dolaşmak apayrı bir sevdadır.
Hikaye İstanbul’da Geçiyor
“Hikaye İstanbul’da Geçiyor” sergisinin duyurusunu gazete ve internette görünce, havanın da çok soğuk olmadığı bir kış günü Meşher’deki sergi salonu içinde kendimi buldum. Serginin kısa tanıtım bilgisi İnternet sitesi içinde yer alıyor. Ben ise bu sergiyi kendimce yorumluyorum.
Sergiyi hazırlayanlar, sergideki kitapların Ömer Koç’un koleksiyonunun sadece küçük bir parçası olduğunu özellikle belirtiyorlar. Roman, hikaye, tiyatro vb. eserleri içeren kitaplar ve çeşitli nesneler dışında, gazete kupürleri, hediyelik eşyalar da sergileniyor.
İstanbul hem kadim uygarlıklara ev sahipliği yapmış hem de önemli geçiş noktasındadır. O yüzden serginin başlığı olan “Hikaye İstanbul’da Geçiyor” bile başlı başına bir çağrı yapıyor. Böyle bir serginin varlığı bile hoşken beni en fazla cezbeden ise bazı yazarların el yazısı ile tuttuğu notlar, karalamalar, düzeltilerin de orada sergilenmesi oldu. Bu sayede o kitabın yazım sürecinde yaşanan değişimleri de görüyoruz. Ben ise bu durumu, anı yaşayanlar bedenlenip anı yaşatanlarla hemhal oluyor diye yorumluyorum. Kitap yazanlar bunun nasıl bir duygu olduğunu çok daha iyi biliyorlar. Çünkü, bir cümle, kelime ya da bir harfin nasıl ve nerede tam olarak yerleştirileceği de uzmanlık gerektirir. Yazarken yazılan tarih gibi o yazının içindeki her harfin de bir sorumluluğu olduğu bilinerek bu yola adım atılıyor.
Söz uçar yazı kalır demişler. Geçmişten günümüze İstanbul temalı çeşitli edebi türlerin bir araya getirilmesiyle bu sergi oluşturulmuş. Kitapların yanında kısa bilgilendirmeler de yer alıyor. Bu da o yazıların durağan ve soyut durumunu canlandırıyor. Bu sayede okur (ya da ziyaretçi ) ile nesne (kitap ya da diğer nesneler) arasında daha sağlam bir bağ kurulabiliyor. Salt roman, hikaye, şiir ya da tiyatro eseri olarak da düşünmeyelim. Bir de bunlara ilave olarak yazarlarla yapılmış röportajlar, gazete yazıları, inceleme yazıları, afişler ve çeşitli aksesuarlar da bulunuyor. Ayrıca filme alınmış kitaplar ve ekranda o filmden çeşitli sahnelerle, varsa DVD’si de burada bulunuyor. Hepsi birer tarihi belge niteliğinde sayılabilecek gazete yazıları bile geçmişi günümüze getirmesi bakımından da önemlidir. Ben de sergide o eserlerle ilgili gazete de çıkan yazıları da mümkün olabildiği kadar okumaya çalıştım.
Geçmiş ve Bugün Bir Arada
Alt kattan başladığımda sol ilk köşede Barry Unsworth karşıma çıktı. Bizde çok tanınmasa da bazı kitapları tercüme de edildi. En bilinen kitabı ise Pascali’nin Adası’dır. Bu isimle daha sonra filmi de çekilmiştir. Burada ise “The Rage of the Vulture” adlı kitabı yer alıyor. [1908’de İstanbul’da yaşananları anlatıyor. Anlatıcı bir yandan imparatorluğun çöküşünü, diğer yanda Jön Türklerin yükselişini, etnik-dini çatışmalar, bir İngiliz subayın bir olayla yüzleşmesini üzerine kurgulanmış…] Sergiyi dolaşırken an geldi geçmişe gittim an geldi bu zamanı, zaman geçişleri içinde yaşadım. Örneğin, Fransız Claude Farrere de kitaplarıyla orada. Sadece kitap da değil, onunla yapılan röportaj ve kitap incelemeleri de burada bulunuyor. Claude Farrere’yi görünce zaman yolculuğuna çıktım. Örneğin, Klodfarer caddesini yıllar önce duymuştum ve neden böyle zor bir isim verildiğini hep merak etmiştim. Çok sonraları Klodfarer’in Türk dostu Claude Farrere’nin Türkçe söylenişi olduğunu öğrenmiştim. Ayrıca içinde İstanbul geçen filmlerden sahneler de yer almaktadır. Bunların bazıları çok bilinse de ziyaretçilerin ilk defa göreceği filmler de bulunmaktadır. Örneğin, L’immortelle filmi 1963 yılında vizyona girmiş ve Türkçeye Ölümsüz Kadın adıyla çevrilmiş. Kısa bir seyre dalınca İstanbul’un çeşitli semtlerinden görüntüler görülebilirken, ziyaretçi de bu zaman geçişi içinde kendine bir yer bularak değişimleri daha net görebilir.
1800’ler 1900’ler 2000’ler hep bir arada. Şiir de var, hikaye de, roman da, tiyatro da… İçinden tarih geçen bir şehirde zamanın izdüşümlerini de görmeye çalışıyoruz. Pierre Loti, Voltaire, Virginia Woolf, Jules Verne, Graham Greene, Panait Istrati, Mika Waltari, Ian Fleming, Eric Ambler ve onlarca kişi sergi alanında arzı endam ediyor.
Tarihi Her An İliklerine Kadar Hisseden Şehir
İçinde tarih olan değil tarihi her an iliklerine kadar hisseden bir şehirden bahsediyoruz. Serginin kendini dışa vuran enerjisi sayesinde ziyaretçi hepsini tek tek atlamadan seyretmek istiyor.
Kitap ve nesnelerin güzel bir şekilde konumlandırılmasıyla ortaya çıkan durum, uyumu da peşinden sürüklüyor. Salt durağanlık ve öylesine serpiştirilen bir çalışma da değil. Kitap ve diğer nesneler için konulan kısa tanıtım bilgileri yanında filmler için de kulaklıklar da eklenerek çok sayıda etkileşim olanağı beraber sağlanmış. Bir sergide mutlaka olması beklenen de bu değil mi? Lakin bunun da konumlandırılması bir özveri gerektiriyor. Mekanın içinde bu atmosfer olmasa ziyaretçi orada durmak yerine bir an önce kendini dışarı atmak ister. Bu sayede ziyaretçi daha fazla kalarak tüm nesneleri de görürken hem de daha dikkatli dolaşarak farklı bir tat da alabilir. Sergiyi hazırlayanlar, nesnelerin o durağanlığını çeşitli aksiyonlarla daha görülür, daha fazla bakılabilir ve daha fazla merak edilir hale getirmiş. Sadece cam stantların içi de değil, mekanın bazı duvarlarına yazılan çeşitli sözler ile mekan, bütün olarak değerlendirilerek ayrı bir güzellik katılmış. Bu kısa yazılar, bir yandan nesnelerin tamamlayıcısı diğer yandan da onları açabilecek bir anahtardır. Bu mekanlar belli bir süreliğine yaşam alanı olarak da konumlandırıldığı için uyum her yerde olmalıdır.
Mekanı dolaşırken; an gelir kitapların, resimlerin, posterlerin, kartpostalların, filmlerin, gazete yazıların içindesin. An gelir geçmişi görmek, duymak ve oradan kopan parçalarla zaman tünelindesin. Ve an gelir, bu atmosferden çıkarak İstiklal Caddesindeki telaşın içindesin. Geçmiş ve bugün o an içinde yaşanırken, bunların da hepsi bir serginin yaşattıkları olarak da anılar denizi içinde yerini alır.
Bu serginin hazırlanmasında emeği geçen herkese teşekkürler. Ayrıntılı bir çalışma ile bunların toparlanması, yan unsurların eklenmesi, çevirisi olmayan metinlerin çevirilerinin eklenmesi ve bunların bir arada toplanması ile güzel bir çalışma ortaya çıkmış. Sadece bir yere itirazım var. O da ikinci katta bulunan “Baskılı Keten Mendil” ile ilgili. Orada yazılanlara göre bu keten mendilde 4 farklı kişinin yüzü yer alıyor. Katlandığında ise 5. kişinin yüzü ortaya çıkıyormuş. Keşke bu durum bir resimle ya da dijital çerçeve ile gösterilseydi çok daha hoş olurdu diye düşünüyorum.
Peki Meşher nerde diye baktığımızda ise, Taksim’den Tünel’e doğru yürürken Odakule’yi geçtikten sonra Rusya konsolosluğuna gelmeden sol tarafta bulunuyor. Ana caddeden giriş yok. Yan sokaktan giriliyor. Üç salon bulunmaktadır. Bir kış günü uğradığımda epey ziyaretçi vardı. Sergi salonunun iklimlendirme sistemi oldukça iyi, aydınlatma (genel ve nesne olarak da) uyumlu ve göz yormuyor, görevliler de ziyaretçileri yönlendirebiliyor. Girişin ücretsiz olduğu bu sergi, 18 Ocak 2026’ya kadar sürecek. Sergiyi çok beğendim. İlgili ve meraklı kişilere de göz kırpıyor; tavsiye ediyorum.
Not: Ocak 2025 ve Kasım 2025’te iki kez ziyaret ettim. Bu yazıyı çok önceleri kaleme almıştım lakin bir türlü buraya ekleme sırası gelmemişti. Fırsat bu fırsat diyerek 2 OCAK 2026’da ekledim, oh be!
